“Altı Şapkalı Düşünme Tekniği” adlı kitabın yazarı Edward de Bono der ki: “Suyun etkisi yavaştır ama zamanla, her seferinde ufak bir parça olmak üzere, toprağı ve kayaları aşındırarak, derin vadiler meydana getirir.” Tarihe damga vurmuş, insanlığa katkı sağlamış bütün dehaların, bütün kahramanların veya yetenek sahiplerinin gizil güçlerini keşfeden mahir bir el, onları suyun sürekliliği gibi motive eden âlim, akil ve ince ruhlu bir mimar olmuştur. Kimi de bunların da ötesine giderek -Akşemseddin gibi- bu kahramanlarla yol arkadaşlığını hiç bırakmamış ve en kritik anlarda bile, keskin zekâları ve ferasetleriyle büyük zaferlere dinamizm sağlamışlardır. Bu mimarlar, her zaman yaşamda aktif rol alan, yöneten ve üretenlerin öğretmenleri olmuşlardır.
Birçok
büyük zaferin kahramanı, insanlığa adanmış
büyük projelerin öncüleri ve özellikle söz konusu şahısların eğitimcileri asla unutulmazlar.
Bu yönleriyle öğretmenleri, saflığın ve yaşamın sembolü olan suya benzetiyorum.
Öğrencileri toprağa, üretim için keşfedilen zemine ve bilgiyi de güneşe
benzetiyorum. Boy boy yeşeren ve insanlığın hizmetine sunulan ürünleri de
fetihlere, dev projelere, yaşamın
sürekliliğine ve yine yaşamın olmazsa olmaz döngüsü için estetik rolü de
üstlenen tüm yaşam alanına… Bu benzetme, evrensel sembolik tanımlamalara
uymayabilir ama işlevsel olarak ilişkilendirilme yapıldığı vakit, mantıksal bir
hata görülmeyeceği aşikârdır. Havadaki serçenin, denizdeki yunusun, çöllerdeki
devenin, kızıl toprakta çalışan karıncanın, nesiller eskiten yaşlı çınarın,
umut kokan toy fidanların, baharı süsleyen menekşelerin ve sevgi taşıyan
güllerin nasıl ki suya ihtiyacı varsa, elbette suyun da kendisini göstereceği,
yol bulacağı, canlandıracağı verimli bir toprağa ve bereket için güneşe
ihtiyacı vardır. Yaşam ve üretim bu bereket üçgeninde süreklilik arz eder.
Tüm zamanlarda öğretmenler, saygınlıklarını da bizzat kendileri korumuşlardır. Bunu da ilmi donanımları ve yaşamda aktif rol almaları ile sağlamışlardır. Fatih Sultan Mehmet, Akşemseddin ile İstanbul'a girişte şehir halkı tarafından karşılanıyor, şehir halkı Akşemseddin’i sultan sanıp ona çiçekler uzatıyor. Akşemseddin ise utanarak "Padişah ben değilim" dercesine yanındaki Fatih Sultan Mehmet'i gösteriyordu. Fatih ise, sultanın kendisi olduğunu fakat Akşemseddin’in de hocası olduğunu ve çiçeklerin hocasına layık olduğunu tebessüm ederek söylüyordu. Fatih’in yanından hiç ayrılmayan, kalbiyle İstanbul’un Fatih’ini sürekli uzaktan sessizce gözlemleyen öğretmen bu saygıya layık olmaz mı hiç? Akşemseddin, İstanbul’un Fethi uzun sürdüğü için, umutları yıpratan çatlak seslerin çıktığı kriz anında, umut, kararlılık ve inanç içeren mektubuyla öğrencisine en etkin rehberliği yapar. Fethin gizli kahramanlarından olan ve öğrencisi Fatih’in zaten hiç sönmeyen umutlarını alevlendiren bu zat çiçek verilmeye layık olmaz mı?
Bir ara “Mutluluğa Tanık Olmak” adlı kısa bir film seyrettim.
Zor geçinen, maddi durumu çok iyi olmamasına rağmen paylaşmayı ilke edinen
birinin sosyal yaşantısını konu alan bir film. Yaşlıların kapısına en güzel
meyveleri onları incitmemek için gizli gizli bırakan, yardıma muhtaç insanlara
ve sevimli sokak köpeklerine yardım eden, yarını düşünmeden cebini boşaltan
birinin yaşamı… Mutluluğa tanık olan birinin yaşamı… Paradan da tatlı,
konfordan da tatlı, öz mutluluktan da tatlı olanları keşfeden birinin yaşamı.
Mutluluğa tanık olmanın, mutluluğun zirvesi olduğunu bilen, normalde sıradan
biri ama erdemli olmayı önemseyenler için bir kahramanın yaşamı… Bence
öğretmenin de eğitimde mutluluğa tanık olmayı ilke edinmesi gerekir. Empati
kurabilmeyi ilke edinmesi gerekir ki öğrencinin kalbine ulaşabilsin. Örneğin gülümseyerek
ders anlatıldığında öğrencinin öğrenme kapısını araladığını, öğrencinin bu
durumda kendini daha bir güvende hissettiğini ve bunun ideal bir eğitim ortamı
sağladığını bilmelidir. Günümüz öğretmeninin eğitimin havasına
yani morale önem vermesi
gerekir. Pozitif atmosfer, öğretmenin fizyonomik katkısıyla canlanacaktır. Gülümsemenin bulaşıcı olduğunu sistematik olmasa da
gözlemleyebiliyorum. Öğrencilerimin bana yazdıkları sevimli bir mektupta
özgün bir ifade vardı: “Öğretmenim, sizi
gördüğümüzde sevincimizden içimizde
kelebekler uçuşuyor.” Bu, ancak pozitif bir etkileşimin ifadesi
olabilir.
Almanya’da bir lise müdürü, her eğitim öğretim yılı
başında öğretmenlerine şu mektubu gönderirmiş.
“Bir
toplama kampından sağ kurtulanlardan biriyim. Gözlerim hiçbir insanın görmemesi
gereken şeyleri gördü.
İyi eğitilmiş ve yetiştirilmiş mühendislerin inşa ettiği
gaz odaları, iyi yetiştirilmiş doktorların zehirlediği çocuklar, işini iyi
bilen hemşirelerin vurduğu iğnelerle ölen bebekler, lise ve üniversite
mezunlarının vurup yaktığı insanlar. Eğitimden bu nedenle kuşku duyuyorum.
Sizlerden isteğim şudur:
Öğrencilerinizin insan olması için çaba
harcayın. Çabalarınız bilgili canavarlar ve becerikli psikopatlar üretmesin.
Okuma yazma, matematik, çocuklarınızın daha
fazla insan olmasına yardımcı olursa ancak o zaman önem taşır.” Günümüz
öğretmeni, öncelikle yetiştirdiği mühendisin, doktorun, pilotun, ekonomistin
insanlık için tehlike arz edebilecek yönünün olmaması için, her şeyden önce
evrensel ahlaki değerlerle yetiştirmesine özen göstermelidir. Öğrencinin ilerde
üreteceği her projenin insanlığın yararına olmasını işlemelidir. ‘İstendik
davranış kazandırma süreci’ deriz ya eğitim sürecine bu ilkeyi yaymalıdır. Bilimsel düşünceyi işlemeli,
merhamet, sevgi, insan haklarına saygı, eşitlik gibi değerlerle
zenginleştirmelidir. Bizi biz yapan ve diğer toplumlardan ayıran
misafirperverliği, dayanışmayı, evrensel dostluğu ve barışı her zaman
vurgulamalı; içinde kini, nefreti, düşmanlığı ve ötekileştirmeyi barındıran
içeriklerden uzak durmalıdır.
Eğitim ve iletişim psikolojisi ile ilgili izlediğimiz
her film, dinlediğimiz her başarı hikâyesi, okuduğumuz her kitabın kazanımları tutumsal boyutla öğrencilerimize yansıyacaktır.
Üniversite yıllarında psikoloji dersinde kulağı çınlasın değerli hocamız Songül
Tümkaya’nın izlettiği “Ölü Ozanlar Derneği” adlı filmden, özgün olmayı,
öğrencilerime kendi yürüyüşlerini bulmayı, yaşama ve olaylara farklı
perspektiften bakabilme yetisini öğretmem gerektiğini, dünyanın en zeki
insanlarından sayılan Einstein’ın, başarısızlığı ve uyumsuzluğu yüzünden
okuldan atılması olayından esinlenerek üretilen “Yerdeki Yıldızlar” adlı
filmden de, her başarının altında gizil yetenekleri keşfedebilecek yetenek
avcılarının olması gerektiğini öğrendim. Birçok problemli öğrencinin
davranışlarının altında yatan bir neden olduğunu ve eğitimcinin bu nedeni
bulmak için ancak kendini mesleğine adamış, özverili, empati kurabilen, sabırlı
ve problemleri çözmek için azimli bir yapıya sahip olması gerektiğini öğrendim.
“Black” adlı filmde ise her başarı hikâyesinin altında öğretmenin öğrencisiyle
kuracağı kalpten kalbe giden bir iletişim yolu olduğunu, eğitim için sevginin
ve kendini sevdirmenin olmazsa olmazlığını, vazgeçmek kavramının eğitim
literatüründe olmadığını öğrendim. Bunun gibi okuduğum onlarca anı, başarı
öyküsü yine özveriye, kendini geliştirmeye,
sabırlı davranmaya, motivasyon
frekansını yakalamanın önemine vurgu yapmaktadır. Boyunu öğrencinin boyuna
indirerek, göz göze, arkadaşça, kalpleri incitmeden iletişim kurmaya özen gösteren,
alanına hakim bir eğitimci, tekdüze kalıplara bürünmüş, kaba, klasik bir
eğitimci gibi olabilir mi? Güzel bir Çin
atasözü okumuştum: “Okumadan geçen üç
günden sonra konuşma tadını kaybeder”. Şuna vurgu yapmadan da
geçemeyeceğim: Her kitap bazen bir tek söz için okunur, her film de belki de algı
dünyamıza ışık olacak tek bir replik için izlenir. Yaşamın her alanında bizlere
sunulmuş dersler ziyafeti vardır ve maharet ise bunları görebilmekte, hayatın
tatlı bir tecrübesi haline getirmektedir. Araştırmacı bir ruhla, öğrenmenin
muhatabının sadece öğrencinin olmadığını bilerek sabırla, sevgiyle yürümenin
eğitimcinin gücüne güç kattığını, onu daha donanımlı kıldığını söyleyebiliriz.
Maslow’un
ihtiyaçlar hiyerarşisinde ifade edildiği gibi belli ihtiyaçlar karşılanmadan
eğitime geçmenin mümkün olmadığına katılıyorum. Bununla birlikte öğretmenin
belli bir kalıpsal hiyerarşiye bağlı kalmadan, öğrenciden aldığı dönütlerden
eğitim ortamına adapte olup olmadığını çıkarabilmelidir. Kazanımlara odaklanan
fakat bu kazanımları nasıl kazandıracağını bilmeyen bir öğretmenin başarısından
söz etmek mümkün değildir. İlk ders saatiyle son ders saatinde aynı şekilde
davranan, tekdüze yöntemlerle, sınırlı duyulara hitap eden eğitimcinin amacına
ulaşabilmesi mümkün değildir. Öğrencinin son saatlerde daha fazla eğlenceli
ders dinlemeye, yorulmadan derse katılmaya ihtiyacı vardır ve öğrenci ancak bu
şekilde eğitim ortamına dâhil edilebilir. Her bireyin farklı öğrenme
biçimleri olduğu gibi öğrencilerin
motivasyon biçimlerinin de farklı olduğu bilinmelidir. Tam Öğrenme
Modelini geliştirmiş olan Benjamin Bloom, “Olumlu öğrenme koşulları sağlandığında
her öğrenci öğrenebilir.” demektedir. Bir kültür, sanat ve edebiyat dergisinde yayınlanan
“Gözlükleri Ters Takmak” adlı
denememde -özelde eğitimle alakalı olmasa da - insanın farklı perspektiflerden
bakabilmesinin önemine değinmiştim. Şimdi şunu ifade etmeliyim ki, eğitimci
bazen Asi Nehri gibi farklı yönden akmayı deneyebilmelidir. Eğitim ortamlarına,
birçok duyuya hitap eden zengin yöntemler sunmayı bilecek bir donanıma sahip
olabilmek için araştırmacı ruhlu olmalıdır. Tıpkı Hatay ilimizin bir
gökkuşağının renklerinin uyumunu andıracak zengin bir kültürel dokuya sahip
olması gibi çok renkliliği, hoşgörüyü ve sabrı kişiliğine işlemeli, hayatın sunduğu
hiçbir dersi kaçırmamalıdır. Bir eğitim etkinliğinde eski Ortaöğretim Genel Müdürümüz
Mehmet Emin Gürkan’ın tanımı müthişti: “Öğretmenlik,
hammaddesi insan olan bir gönül işçiliğidir.” Ben de saflığı, yaşamı,
dinamizmi ve bazen sahne arkasındaki görünmez kahramanlığı sembolize eden “su
renginde” ifadesini eklemeyi uygun gördüm.
ERDAL ALDENİZ
Türkçe Öğretmeni






0 yorum :
Yorum Gönder